post-thumb

AMOK KOŞUCUSU

    Nedir ‘AMOK’? Güneydoğu Asya bölgesinde ve bu bölge kültüründe ‘cinnet’ halini ifade etmek için kullanılır. Bir amok koşucusu elinde yaralayıcı bir aletle, kendisinin de bildiği sona doğru tüm hızıyla koşar. Sağa, sola ve geriye asla bakmaz hep ileriye, hedefine bakar, ona koşar. Onu gören insanlar ‘Amok! Amok!’ diye bağırıp bütün insanları uyarırlar. Ama o kimseyi duymaz, kimseyi görmez, karşısına çıkan herkesi öldürür. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır ve sonunda savaştığı şey için ölür.

    Bizim hikayemiz de bir amok koşucusunun hazin hikayesi… Elmas gibi parıldayan Güneyhaçı takımyıldızı altında, bir gemi güvertesinde, birbirini hiç tanımayan iki insan… Biri anlatmaya başlıyor. Çünkü anlatmazsa çıldıracak. Çünkü suskunluk ölümcül bir virüs. Çünkü her hikaye bir gün mutlaka gün yüzüne çıkar. Kendisi Avrupalı bir doktor ve Hindistan’ın kırsal bir kesiminde yedi yıldır görev yapıyor. Yedi yıldır orada gördüğü Avrupalı sayısı ikiyi geçmez. Bir gün bu unutulmuş kırsal köye ve yalnızlığın zindanında tutsak kalan doktorun evine çok güzel Avrupalı bir kadın geliyor. Doktor daha kadını gördüğü ilk anda kötü bir şeylerin olacağını hissediyor. Aslında insan başına gelecekleri önceden hisseder fakat buna engel olacak hikmet kendisinde mevcut değildir. Kadın zengin ve tanınan bir tüccarın eşi ve bir oğlu var ancak kocasından olmayan bir bebeğe hamile ve doktora geliş sebebi de bu bebeği aldırmak isteği. Bunu unutulmuş ve şehirden uzak bu yerde yapmak istiyor. Çünkü hiç kimsenin bundan haberi olmamalı. Gururu asla zarar görmemeli, eşi asla bunu öğrenmemeli. Karşılığında da doktora bütün hayatına yetecek kadar para ve kendisini tekrar Avrupa’ya götürecek bir fırsat veriyor. Kadının dominantlığı, emrivakiliği, gururu ve kibri karşısında adamın nutku tutuluyor. Bu kadına itaat etmemek nefes almayı reddetmek gibi bir şey. Bu kadına sahip olmak, onu itaati altına almaksa imkansızlık demek, gökteki bütün yıldızların birer birer yere düşmesi demek. İşte o anda doktorun içinde ölümcül bir ateş yandı. Öyle bir ateş ki söndürülmesi imkansız… Öyle bir ateş ki her ikisinin de sonu… O an kadının ‘efendisi’ olmak istedi. Bir erkek olarak ‘bu’ kadının efendisi! Zaten çağlar boyunca erkekteki en yakıcı istek de bu değil miydi? Aslında doktordaki bu istek cinsellik, şehvet ya da aşkla ilgili değildi. Bu, kibrin efendisi olma hırsıydı… Doktor, kadının ona yalvarmasını, ondan yardım dilemesini, ona ihtiyacı olduğunu göstermesini istiyordu. Kadının boyunduruğu altına girmek değil, kadını boyunduruğu altına almak istiyordu. Lakin göremediği bir şey vardı: Kadının çelik gibi olan gururu. Gariptir ki doktorun efendi olma isteğine kadının tek bir ‘Rica ederim.’ demesi yetiyordu. Doktor efendiliğini bu ‘Rica ederim’ kelimesiyle kazanmak istedi sadece. Yani ‘bana bunu emretme, benden bunu dilen’ dedi bir nevi. Gurur garip bir şeydir. Kaynağını henüz çözebilmiş değilim. İki kelime (rica ederim) herkesin hayatını kurtaracakken gururlu kişi ‘Sizden rica etmektense ölmeyi tercih ederim.’ der ve arkasına bakmadan gider. İşte doktorun Amok koşusu burada başlar. Günlerce koşar, kimseyi görmez, kimseyi duymaz, saygınlığını, işini düşünmez, geleceğini daha yazamadan silip atar… artık hayattaki tek amacı bu kadına yardım edebilme ihtimalidir. Yıllarca mesleği gereği insanlara yardım etti. Kim olduklarına bakmadan, özel hayatlarıyla ilgilenmeden, statülerini önemsemeden… Sadece yardım etti. O bunun için vardı. Bu yaşına kadar sadece bunun için yaşamıştı. Şimdi, kendi hırsları için bu görevini yapamadıysa eğer yaşamasının da bir anlamı yoktu. Bu onun hayatı için, doktorluğu için artık bir ‘gurur’ meselesiydi. Fakat her pişmanlığın geri dönüşü olmayabiliyor. Maalesef ki hayat, ikinci bir şans verme konusunda oldukça cimri. Doktora da vermedi. Kadın onun gözleri önünde öldü ve ölürken de ondan bir şey istedi: Bu sırrı hiç kimse öğrenmeyecek. Doktor söz verdi. Kadın ilk kez adama müteşekkir bir şekilde bakmıştı. Artık doktorun tek amacı kurtaramadığı bu kadının sırrını sonsuza gömmekti ve bir amok koşucusunun önünde hiçbir şey duramazdı. Doktor hikayesini burada bitirdi.

    Hikaye boyunca güvertede saatlerce onu dinleyen bu adama, kadının kim olduğunu asla söylemedi. Bu adamın doktoru son görüşüydü zaten. Hiçbir Amok cezasız kalmaz. Bizim Amok koşucumuz da söz verdiği sır için hayatını feda etmişti. Sırları denizin dibini boylayan kurşun bir tabutta, deniz kıyısında bulunan doktorun cesedinde ve de satırları okuyan bizlerin içinde saklı. Sanırım bir sır için bu kadar şahit çok fazla lakin bizler de kadını tanımıyoruz sonuçta yani sırları hala güvende… Kendi hayatına son verişine bakarsak belki STEFAN ZWEIG da bir amok koşucusuydu… Belki de onun silahı kitaplarıydı… 

Sizden Gelenler

Sizden Gelenler

Sizden gelen yazıları yayınlıyoruz

YORUMLAR

YORUM YAP

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır. Yorumunuza yanıt verildiğinde mail ile bilgilendirileceksiniz.