post-thumb

KÖR BAYKUŞ

RUHU CÜZZAM GİBİ YALNIZLIKTA YAVAŞÇA YİYİP BİTİREN YARALAR VAR                                                                                 HAYATTA.

Sadık Hidayet İran Edebiyatının en büyük yazarlarındandır. Fakat buna rağmen eserleri kendi ülkesi İran’da yasaklıdır. Sadık Hidayet; Kafka, Ömer Hayyam ve E.A. Poe’den oldukça etkilenmiştir. Özellikle Kafka’nın etkisini eserlerinde çokça görürüz.

   Eserlerindeki umutsuzluk, çıkışsızlık ve karamsarlık Kafkaesk bir olgudur. Sadık Hidayet iki kez intihar girişiminde bulunmuş ve hayatına da intihar ederek son vermiştir. İlk intihar girişimini 25 yaşında gerçekleştirdikten sonra abisine ‘Bir delilik yaptım ve ucuz atlattım.’ diye bir mektup yazmış yani intiharı ‘delilik’ olarak adlandırmış fakat bundan 23 yıl sonra 9 Nisan 1951 günü Paris’te evinin havagazı musluğunu açarak intihar etmiştir. Garip ve anlaşılması güç bir yazar olan Sadık Hidayet’in, sanki aradığı tek şey ölüm ya da yok oluştur.

   Kör Baykuş’ta da aradığı iki şey var aslında: ölüm ve kendi gölgesi. Kör Baykuş’un yazarı dertlerinin kaynağını sadece gölgesine söyleyen yaşlı bir ruhun sahibi, Kör Baykuş ise geçmişten koparılmış ve geleceği olmayan insanın huzursuz yaşamının hikayesidir.

    Kitap uyku ile uyanıklık, gerçek ile rüya arasında geçen iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde kahramanımızın ilahi bir varlık olarak gördüğü sevgilisini öldürüp parçalarına ayırması ikinci bölümde ise kahramanın çocukluğu ve gençliği anlatılıyor. Kitabın içinde çokça tekrarlanan sayılar, imgeler, cümleler görürsünüz çünkü Kör Baykuş çıkışsız bir anlatıdır, sürekli bir döngüsellik vardır; metin içindeki öznesel dönüşümler yeni olgulara zemin hazırlamak yerine sadece tekrara, tekrarın tekrarına hizmet eder. Sanki bir kitabın içinde değil de bir labirentin içindesinizdir ve aynı yollardan defalarca geçmişsinizdir.

    Kitapta hem Carl Jung’un hem de Freud’un etkilerini açıkça görebilirsiniz. İşte bu döngüsellik de Freud’un etkisidir. Çünkü kahramanımızın çocukluğunda yaşadıkları, rüyalarında ve şimdiki zamanda yaşadığı şeylerle aynıdır. Hikayedeki bütün düğümlerin ucu kahramanımızın çocukluğunda son buluyor. Freud da çocukluğumuzun geri kalan bütün hayatımızı etkilediğini savunmuştur. Ayrıca Oedipus kopleksinin de açık bir şekilde görüldüğünü söyleyebilirim.

    Çünkü babasının kimliği tam belli olmamakla birlikte annesi bir Hint dansçısı olup o bebekken onu halasına bırakıp Hindistan’a dönmüştür. Kahramanımız da halasını annesi yerine koyarak büyümüş ve büyüyünce de sırf ona benziyor diye halasının kızıyla yani süt kardeşiyle evlenmiştir. ‘Kendimi bilir bilmez halamı annem yerine koydum ve onu o kadar sevdim ki sırf ona benziyor diye sütkardeşimle evlendim.’ Hikayenin ilk bölümde bu kadını yani karısını melek yerine koyuyor hatta ilahlaştırıyor ikinci bölümde ise ondan nefret edip ‘fahişe’ olarak hitap ediyor ona.

    Ne ilk bölümdeki yüce sevgi ne de ikinci bölümdeki nefret, karısını öldürüp bir kasap gibi parçalamasına engel olabiliyor. Fakat ilk bölümde onu önce öz annesinin ona miras bıraktığı yılan zehriyle öldürüp daha sonra parçalara ayırıyor. Yani annesine olan nefreti de öfkesi de sevgisi de özlemi de açıkça hissediliyor.

    Carl Jung’un etkisini görmek de mümkün. Sanki Sadık Hidayet, kitabın içinde personanın, arketipin ve gölgenin tanımını yapmış fakat en çok gölgeyi, içindeki o kötü, o şeytani yanı tanımlamaya çalışmış. Kendi içindeki kötüyü tanımaya çalışıyor adeta. ‘Şimdi yazmaya karar verdiysem, sadece kendimi gölgemle tanıştırmak içindir.’ ‘Ben sadece lambanın önünde duvara vuran gölgem için yazıyorum. Kendimi ona anlatmalıyım.’ Kitap boyunca kahraman, sadece kendi gölgesiyle konuşur, bir tek ona güvenir. ‘Belki yalnızlıktan kurtulmak için gölgemle konuşuyordum.’

kör baykuş

    Gölgesinin baykuşa benzediğini söyleyen kahraman, ‘körlük’ sözcüğünü kıskançlık ve tutku nedeniyle ‘gözün kan bürümesi’ durumunu anlatmakta kullanır. Bu gözün kan bürümesi de karısını vahşice öldürmesine götürür onu. Yani gölgesi, aslında onun bilinçaltının karanlık labirentlerinden çıkıp gelen uğursuz bir baykuş gibidir.

   

Gölgesi tarafından ele geçirilen bir insan daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer.(C. Jung)

    Öykü içinde geçmiş-gelecek, bugün-yarın, hayal-gerçek ayrımının yapmak çok güçtür. Bunların hepsi iç içe geçmiş durumdadır. Bugünü şekillendirenin tamamen dün olması ise her satırda görülür. ‘Geçmiş ve gelecek, uzak ve yakın benim duygu dünyamda ortak ve bir olmuştu.’

   İlginç ve çarpıcı olansa kitabın sonunda bütün karakterlerin tek bir kişiye dönüşüyor olması. Kahramanın kendisi de dahil bütün erkek karakterler eskici ihtiyara; kadınlar ise annesi ve karısı olarak tek bir kişiye dönüşüyor. Bu eskici ihtiyarsa daha önce kahramanımızın nefret ettiği kişilere çok benziyor yani annesi yerine koyduğu halasının kocası olan eniştesi ve babası olma ihtimali olan amcasına çok benziyor. Yani bir bakıma kadınlar ‘anneye’ erkekler ‘babaya’ dönüşüyor. Aslında bence hikayenin genelinde ‘anne’ teması vardır. Anne yarası vardır.

‘‘Gölgem, gerçek cismimden daha büyük ve daha belirgin, bedenimden daha gerçekçiydi. Sanki eskici ihtiyar, kasap, sütannem ve fahişe karım da benim gölgelerimdi sadece. İçinde tutsak edildiğim gölgelerdi bunlar. Bu vakitte bir baykuşa benzemiştim. Ama iniltilerim boğazımda düğümleniyordu ve onları kan lekeleri halinde tükürüyordum. Belki baykuş da hasta olsa, aynı benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem baykuşa benziyordu ve eğilmiş, büyük bir dikkatle yazdıklarımı okuyordu. Onun çok iyi anladığından emindim. Sadece o anlayabilirdi zaten. Göz ucuyla bile gölgeme bakınca korkuyordum.’’

kör baykuş        

 Sadık Hidayet’in intihar etmeden önce yazdığı öykünün taslağı ise şöyledir: ‘‘Annesi, ‘salgı salamaz ol!’ diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider.’’…

 

Sizden Gelenler

Sizden Gelenler

Sizden gelen yazıları yayınlıyoruz

YORUMLAR

YORUM YAP

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır. Yorumunuza yanıt verildiğinde mail ile bilgilendirileceksiniz.