post-thumb

KİMSEYE BİR ŞEY SÖYLEMEDİM

    Kirli, kıllarla kaplı, kocaman bir el yakama yapışıp odaya savurdu beni. Penceresi olmayan yapış yapış bir odaya. Aynı el bir çift spor ayakkabı attı arkamdan. Aralık kapıdan giren ışık aydınlattı onları. Kırmızı ve siyah renklerini gördüm. Ayakkabılar ıslak zeminde sekip önüme düştü. Ters döndü biri. Misafir gelecek, dedim. Kulağı çevrilen bir radyo gibi hışırtıyla, tıslayarak güldüm.

Tam iki yıl on bir ay yirmi sekiz gün önce bunların aynısı önümdeydi. Özenle hazırlanmış bir hediye paketinde, sıcacık bir odada.

            Sedirin üzerindeki yataktaydı ne zaman görsem. Orayla bütünleşmişti sanki. Kabartılmış yastıkların, ağır yorganların arasında umutsuz bir çift göz izlerdi beni odaya her girdiğimde. Yanına çağırdı. Gittim.  İlk kez oturduğunu görüyordum. Sağında solunda yastıklar vardı. Onlardan destek aldığını, yıkılmamak için kendisini zorladığını hissettim. Karşısında durdum. Bir çift göz değilmiş aslında. Kocaman bir vücudu varmış. Kıllı parmakları ve bembeyaz ayakları kocaman. Gülümseyen gözleri de. Seç bakalım, dedi. Ellerinin altında iki kutu duruyordu. Biri bembeyazdı- bir köşesine kırmızı bir kurdele yapıştırılmıştı sadece- diğeri siyah sarı bir jelâtinle kaplıydı. Annem, hadi, bekletme babanı, dedi. Beyaz olanı seçtim. Kutudan kırmızı siyah renkleri olan bir spor ayakkabı çıktı.. Çocukluğumun son mutlu anıymış. Bilmiyordum.

Gün doğmadan yola koyulduk.

            Tarladaki ekinlerin toplanması gerekiyordu. Radyodaki kadın önümüzdeki hafta yurt genelinde yağışlı bir havanın hâkim olacağını söylemişti. Hâkim olmak ne demekse artık bir telaş sarmıştı herkesi. Kaybedecek bir dakika bile yoktu. Ekinler yağmurlardan önce toplanmazsa koca bir yılın emeği hiç olacak demekti.

öykü

            Gün doğmadan yola koyulduk.

Kırmızı siyah ayakkabılarımı giyindim.  Beş kilometre kadar bir yol yürüdük. On ya da. Hiç bilmiyorum. Yeni ayakkabılarım ayağımda oldukça hiç durmadan sekizyüzelliikibinkilometre yürüyebilirdim. İnsanın kiri henüz bulaşmadığı için tertemizdi doğa. Tarlaya ulaştığımızda o serin ve temiz hava yerini boğucu sıcak bir kuraklığa bıraktı. Ekinleri toplamaya koyulduk. Börtü böcek sesleri silindi. Ekinlere savruldukça taşlara değen orakların çıkardığı çınlamalar kaldı geriye. Başka bir ses duyulmuyordu. Sırtımdan ter boşalıyordu. Buğday destelerinin üzerine yapışıp kalan tozlar ağzıma doluyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Yengem ara ara durup ortalığı yakıp kavuran güneşe bakıyor, bunun arkası yağmur, gayret edin, diyordu.

            Güneş biraz daha yükseldi.

            Birkaç iri damla düştü. Belli belirsiz bir çamur lekesi oluştu toprağın bağrında. Sonra birkaç tane daha… Yengem hırsla savuruyordu orağı. Ablam gücünün son damlalarını da kullanıyordu. Abim, hiç duymadığım küfürleri sıralıyordu ardı ardına. Damlalar hızlandı. Bir iki damla binlere yüz binlere karıştı. Ekinlerin içinde, tozun toprağın içinde bir anda sırılsıklam kesildik. Yağmur suyu ağzımdan kulaklarımdan kanıma, hücrelerime karıştı. Ayten yengem orağı yere çalıp olduğu yere çöktü. Parmakları titriyordu.  Taşa değen orak iki parçaya ayrıldı.

            Eve döndük.

İçlerine su dolmuştu ayakkabımın. Adım attıkça ayağımdan çıkıyordu. Yeniden giyiyordum. İki adam atmadan tekrar fırlıyordu ayağımdan. Hiç olan emek, yığınla borç ve ölümcül bir yağmur kambura çevirmişti herkesi. Sus pus olmuşlardı. Bir kere daha çıktı ayakkabım ayağımdan. Yengem hiçbir şey söylemeden, tekrar giyinmeme fırsat vermeden ayakkabımı uçuruma fırlattı. Asfaltın orta yerine attım kendimi. Bağıra bağıra ağladım. Son çocukluğummuş. Bilmiyordum.

öykü

Bir daha düzelmedi hiçbir şey. Bir enkazı arkamızda bırakıp bir başka enkaza yürümüşüz meğerse. Tarlanın ortasında su, evimizin mutfağında ateş… Sedir küle dönmüş. Et kokmuş mahalle.

Dualar, Yasinler, ıslak toprak kokusu, tahta parçaları, beyaz bir taş; bembeyaz. Üzerinde kırmızı bir leke… Bir araba sonra… Takım elbiseli iki adam ve bir kadın. Senin için geldik, dedi kadın. Sana daha iyi bakılacak bir yuvaya götürmek için. Ablam için de gelmişler. Başka bir arabaya bindirdiler onu.

Az önce yakama yapışan kıllı parmakları sıkılmış bir yumruğa dönüştü. İşaret parmağını gördüm arkasından. Neredeyse gözüme girecekti. Sararmış dişlerinin arasından salyalar fırlıyordu. Kapıyı üzerime kapatırken, burada olanlar burada kalırsa ayakkabılar senin olur, dedi.

Ayakkabılara sarıldım. Çoraplarımı yukarı çektim biraz daha. Çürükleri saklamak için. Kimseye bir şey söylemedim.


öyküyü yazarın sesinden dinlemek için;


 

Yunus Meşe

Yunus Meşe

YORUMLAR

YORUM YAP

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır. Yorumunuza yanıt verildiğinde mail ile bilgilendirileceksiniz.